banner190

En Unutulmaz 45 Saniye

Osman Hazır hocanın kaleminden muhteşem bir makale daha sizlerle...

En Unutulmaz 45 Saniye
banner185

Her şeyde, her olayda herkesin kendi hikâyesi vardır. Merkezinde kendisinin bulunduğu bu hikâyeler bütünü karmaşık hayatın ta kendisidir.  Evli çocuklu bir ilahiyat öğrencisi olmanın, üstüne üslük 250 haneli kocaman bir köyün de imamı olmanın zorluklarını iliklerime kadar hissettiğim bir geceden ve bitmeyen zamanından bahsediyorum.

İmam hatip lisesi son sınıftan beri her namazdan sonra ettiğim duamdı üniversite okumak. Uğrunda ciddi bir emek verince ulaşabildiğim bu hedefin her saniyesini hazzederek yaşamaya çalıştım dersem abartı olmaz. Bu uğurda 8 yıl 16 bayram anne babasının elini öpememiş birisi olmak durumun izahına elbette katkı sunacaktır. Her gün öğle ve ikindi namazlarında bazen de akşam namazlarında okul nedeni ile görev başında olamamanın telafisi olmalıydı. En azından ben böyle istiyordum.

Bu telafi gayreti nedeni ile, karnında bebeği ile İstanbul’a doktor kontrolüne tek başına göndermiştim eşimi. 2 yaşındaki kızım Feride Benna ise bu sürede benim yanımda kalacak, annesi kontrolünü yaptırıp dönene kadar ona ben bakacaktım. Elbette asıl amacım okul döneminde cami görevimde yaptığım aksatmaları telafi edebilmekti. Bunun için de camide kalacak ve köyün çocukları için özellikle geliştirdiğim bir programla yaz kursunu verimli geçirecektim.

Doğrusu önceki yıllardan alıştığım ve alıştırdığım bu eğitim programının çok olumlu sonuçlarını o dönemde görmeye başlamıştım. Hatta o günlerden bu günlere uzanan kalıcı dostluklar kurabilmiş olmanın hazzını hep yaşaya geldim. Gündüz çocukları okutmuş, akşama kadar camide devam eden eğitimin akabinde yatsıdan sonra evime gelip yatmıştım.

Geceleyin uykum kaçtığı için uyandığımda sabah namazına kadar tekrar uyuyup uyumama konusunda kararsızlık içerisindeydim. Bu kararsızlıkla kütüphane olarak kullandığım balkondan dönüştürülmüş küçük odaya geçip sandalyeme yenice oturmuştum. O anda saatin 03:02 olduğu daha sonraları hafızamıza iyice kazınacaktı. Hissettiğim çok güçlü bir gürültü ile irkildim. Kitaplık olarak kullandığım çelik rafın üst köşesinden sarsıldığını gördüm. İkamet ettiğim cami lojmanını adeta temellerinden oynatan bu sarsıntıyı/zelzeleyi hisseder etmez hemen ayağa kalkmaya davrandım.

Aklımda bu odadan salona geçip oradan da yatak odasına bir an önce ulaşmak vardı. Zira yatak odasındaki bit pazarından alınmış ikinci el elbise dolabının hemen dibinde bulunan küçücük karyolada 2 yaşındaki kızım Feride Benna uyumakta idi. Hedefim orası idi ama yürümek ne mümkün. Balkondan içeriye girmemle yere kapaklanmam bir oldu. Yaz boyunca çalışıp harçlık biriktirmek üzere yanımızda bulunan kayınım Fikret, salondaki kanepede yatmaktaydı. Seslendim;

-Fikret, Fikret, Fikreet kalk sallanıyoruz. Dememle birlikte sarsıntının ve benim yüksek sesimin verdiği korkuyla bağırarak uyandı Fikret. Ben yine bir çaba ile ayağa kalktım ama daha birkaç adım atamamla tekrar yere kapaklanmam bir oldu. Tekrar ayağa kalkıp koridora çıktığımda ancak durmuştu sarsıntı.

45 saniye

Gündelik hayatta çok kısa bir zamanı ifade eden 45 saniye, bitmek bilmeyen bir süreye dönüşmüştü o gece. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen 45 saniyede kelimenin tam anlamı ile hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Zamanın duruma göre uzayıp kısalabileceğini çok açık ve şiddetli bir şekilde öğrenmek bu olsa gerekti. O yüzden demiş ya şair;

Şeb-i yeldayı ne bilir muvakkit müneccim.

Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat.

Yatak odası ve yüklük

Her nasılsa sarsıntının durması ile yatak odasına varmıştım. Kızımın yatmakta olduğu karyola demirden çukur bir yataktı. Eskiden öyle idi. Demirlerin etrafına bir de hazır alınan örtü takıldı mı tamamdı. İşte öyle bir karyoladan bahsediyorum. Korktuğum şey zaten derme çatma bir şey olan elbise dolabının çocuğun üstüne yıkılmasıydı.

Şükürler olsun dolap yerinde idi. Ama; aması şu ki koyacak yerimiz olmadığı için dolabın üzerine yığdığımız, döşek, yorgan, yastık her ne varsa olduğu gibi çocuğun karyolasına düşmüş. Yani Allah korusun biraz geç kalmamız durumunda çocuk ayağa falan kalkmaya çalışsa boynu kırılabilir ya da başka bir şekilde de zarar görebilirdi.

Aslında daha ne olduğu da belli değildi. Zira o kadar yatağın altında kalan çocuğun nefessiz kalması da mümkündü. Bütün bu düşünce ve endişelerle, bir yüklük dolusu yatağı karyolanın üzerinden nasıl çekip aldığımı hatırlamıyorum bile…

Taki; son parça kalan bir yorganı almak için elimi uzattığımda kızımın ağlama sesini duydum. Çocuğumun ağlamasına o günden başka sevindiğim hiçbir zaman olduğunu hatırlamıyorum. Şükürlerle o son parça yorganı da çekip aldım. Kızımı kucakladığım gibi evden dışarıya kendimizi atmak üzere kapıya yöneldim.

Elektrikler kesik ama aydınlık

Aslına bakarsanız daha ilk sarsıntıda yani ben daha kütüphane olarak kullandığım odada iken elektrikler kesildi. Ama yukarıda anlattığım bütün süreçler devam ederken, sarsıntı devam ettiği sürece önümü çok rahat görebildiğim bir aydınlık hep vardı.

Açıkçası zifiri bir gecede bu aydınlığın kaynağının ne olduğu konusu o zamanlarda da çokça tartışıldı durdu. Demem o ki; sebebi her ne ise bilmiyorum ama elektrikler kesinlikten sonra ben de o aydınlığı fark ettim. Yolumu da onunla buldum. Sonrasında aşağıya indiğimde ise aydınlıktan eser yoktu. Zifiri bir karanlık bizi karşıladı.

Evet, kapıya yöneldim. Kucağımda kızım, yanımda kayınım Fikret, merdivenlerden inip aşağıdaki giriş kapısına kadar vardım. Vardım ama anın üzerimizdeki, baskısı ile olacak ben de Fikret de kapı kolunu uzun bir süre bulamadık. Kapıyı zar zor açtıktan sonra yalın ayak kendimizi dışarıya zor da olsa atmıştık.

Evin önündeki asfalt yolda olup biteni anlamak, durum hakkında detaylı bilgi alabilmek ve de neler yapabileceğimizi bulabilmek için bir o yana bir bu yana yürürken ayağımıza batan taşlardan anladık ayaklarımızda ayakkabı olmadığını.

Fikret’ten rica ettim bir koşu gidip hemen kapıdan ayaklarımıza bir şeyler getirdi. Doğrusu telaş o kadar çoktu ki, neden sonra kucağımdaki kızımdan başka bir şeyin de parmağımda asılı vaziyette benimle birlikte dolaştığını ancak fark ettim. Annemin yaz yorganı dediği, kırkyama parçalardan birisi parmağımda duruyordu. Hem de yatağından terli olarak kapıp dışarıya çıkardığım kızımın tam da ihtiyacı olduğu bir anda.

Karanlık, endişe ve bir yerlerden haber alabilme telaşı hepimizi kuşatmış vaziyette idi. Doğrusu İstanbul’a kontrole gitmiş olan eşimin ne halde olduğu, bu depremin etkisinin ne kadar olduğu, İstanbul’un da etkilenip etkilenmediği aklımdan bir biri ardına geçip duran sorulardı.

Benim yaşadığım evde bir yıkılma olmamıştı. Tabi en azından dışarı çıkana kadar böyle görmüştüm. Ama köyün durumunun ne oluğu yaralı ya da can kaybı olup olmadığını bilmiyorduk. Ancak gelip gidenden bir evin bir duvarı ve bir samanlıkta hasar oluştuğu bir kişinin de hafif yaralı olduğunu öğrenince doğrusu rahatlamıştık.

Ama asıl şehir ne durumdaydı. Onu bilmiyorduk. İlk anda bizim bulunduğumuz bölgedeki ev telefon hatları çalışıyordu. Tek katlı ve 1967 depreminden sonra devlet tarafından yaptırılmış olan bir evde oturan komşum; hocam be telefonu kablosu ile birlikte dışarıya aldım. Her kimi arayacaksan ara dediğinde çok sevindim.

Ama adres ve telefonları kaydettiğim küçük not defterim evdeydi. Gerçi kitaplığın hangi rafına tam nereye koyduğumu hatırlıyordum ama eve girmek biraz tedirgin ediyordu. Zira ardı ardına devam eden artçı sarsıntılar insanı korkutuyordu. 

Bismillah eve!

Zaman nasıl geçti bilmiyorum ama ortalık aydınlanmıştı. Ben de daha eşimden hiçbir bilgi alamamıştım. Eşimin ve karnındaki bebeğimizin (Semiha Dilara) durumu hakkında bilgi alabilmek için o deftere ihtiyacım vardı. Bir koşu çıkıp alıp gelecektim zaten metal raflardan oluşan kitaplığın en görünün yerinde hemen duruyordu. En azından ben öyle zannediyordum.

Bu düşüncelerle yukarı çıktım. Doğruca kütüphane odasına vardım. Vardım ama gördüğüm manzara hiçte iç açıcı değildi. Zira ben çıktıktan hemen sonra benim oturmakta olduğum sandalyenin üzerine kitap dolu iki metrelik metal kitaplıklardan birisi olduğu gibi yıkılmıştı. Kim bilir kalkmakta bir anlık tereddüt göstersem ortaya çıkacak manzara çok daha farklı olabilirdi.

Anlaşılan kitaplık, ilk sarsıntı ve sesle birlikte odadan ben  çıktıktan hemen sonra yıkılmıştı. Uzun emek ve fedakarlıklarla oluşturmaya devam ettiğim tek hazinem olan kitaplarımı o halde görmek canımı acıtsa da acele ile bir kaçını sağa sola savurmaktan başka çare de bulamadım.

Bu arada aradığım şeyin (küçük not defteri) sarsıntı başladığında oturmakta olduğum sandalyenin üzerine düşmüş olduğunu ve hemen gözümün önünde olduğunu görür görmek onu kaptığım gibi oradan ayrıldım.

Bu arada hızlıca evin diğer odlarına bakıp, bir zarar ziyan olup olmadığını da kontrol etmekten geri durmadım. Gördüğüm tek şey; mutfakta kapısı açılıp içerisindeki peynir bidonu ve diğer malzemelerin dışarıya fırlamış olduğu buzdolabıydı. Onu da acele ile toplayıp koşar adım dışarıya çıktım.

Komşumun kablosu ile dışarıya çıkardığı telefonu ile henüz kesilmemiş olan telefonundan eşimin misafir kalmakta olduğu dostum, kardeşim Avukat Bülent’i aradım ve ilginçtir ulaştım. Onlarda sıkıntı olmadığını öğrenip bizim durumumuzu da aktardıktan sonra imkânların oluştuğu bir zamanda gelebilmesi üzere eşimin onlarda misafir kalmasında mutabık kaldık. Bülent ve eşi bu hengameli süreçte bize çok fazla yardımcı olmuşlardı. Hala dualarımdadırlar.

Cenazeler gelmeye başladı!

Dediğim gibi bizim bulunduğumuz köyde yıkım ve ölüm olmamakla beraber, Meşeli halkından olup Adapazarı merkezde oturmakta olan insanlar vardı. Onların durumları da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. O gün ilk cenaze köye ulaştığında saat öğleyi çoktan geçmişti. Yıkanması ve toprağa verilmesi ile birlikte ikindiden sonrayı bulduğunu hatırlıyorum.

Bu ilk 4-5 günlük süreçte yaklaşık 15 cenazeyi fiilen toprağa vermiştik. Her bir cenazeyi toprağa verdikten sonra enkaz altından çıkartılma çalışmaları devam eden başka cenazeler olduğunu öğreniyorduk. Gelecek olanlara hazırlık olara da 3-5 tane kazılmış mezar bulundurduğumuzu da söylemek isterim.

Özellikle 2. ve 3. günden sonra gelen cenazelerde sıcağın da etkisi ile bozulmalar olduğu için; mezarların tabanına ve üzerine kireçleme yaptığımızı da acı da olsa hatırlamaktayım. Ama bütün bunların yanında; insanların ağırlaşmış bedenlerinin taşınmasında, oğlu ya da babası dâhil en yakınlarının dahi zorlandıklarına şahit olmak çok ibret verici sahneler olarak hatıramdaki yerini korumaktadır. Gecenin 12’sinde cenaze toprağa verdiğimizi söylesem sanırım yaşanılan sıkıntılar hakkında belki biraz daha fikir verebilir.

Depremin olduğu gecenin sabahında bambaşka bir dünyaya uyanmıştık. Depremin etkilediği alana dair sağlıklı bilgiler alamıyor, kulaktan kulağa yayılan bilgilerle yetiniyorduk. 15-16 km’lik şehir merkezine arabaları ile geceden gidip gelenlerin verdikleri bilgilere göre şehir nerdeyse yerle bir olmuş, bazı binalar da yangınlar oluşmuş, tam bir mahşer havası yaşanmaktaydı.

Yukarıda da bahsettiğim 15 kişinin cenazelerinin toprağa verilmesinden sonra ancak şehir merkezine inebilmiştim. Tabi bu arada ikinci ya da üçünce gecenin yarısına doğru evin arka tarafında bir naylonun altına serdiğimiz süngerlerin üzerinde uyurken adımın seslenilmesi ile uyandım. İstanbul’da eşime ev sahipliği yapan avukat Bülent kardeşimin organizesi ile eşim gelmişti. 2 yaşındaki kızımın sorumluluğu, köydeki cenaze işleri, eve girememenin oluşturduğu sıkıntılar derken zorlanıyordum.  Bu geliş beni fazlasıyla rahatlatmıştı.

Sahra hastanesi

Depremin üzerinden takriben bir hafta geçmiş, köyden 15 kişinin cenazesini toprağa vermiştik. Stres yorgunluk derken her öğle namazı bitiminde mihrabdan kalkarken, gözlerim kararmaya, vücudumda adeta şarjımın bitmesi nedeni ile düşecek gibi olmaya başlar hale geldim. Duvara tutunarak kendimi toparladığım bu halsizlik hali üç beş gün devam edince tıbbi bir yardım almam gerektiğine karar verdim.

Serdivan bölgesinde Hollanda’dan gelen yardım kuruluşlarının organize ettiği bir sahra hastanesine gidip durumumu anlattım. Gerekli tetkikleri yaptıktan sonra fiziksel bir rahatsızlığımın olmadığını, yorgunluk ve strese bağlı bir durum olduğunu, bol su içmem ve istirahat etmem halinde düzeleceğimi söylediğinde rahatlamıştım. Gerçekten dediği gibi oldu.

28 Şubat ve doktor?

Bu doktor sürecinde o gün için bana çok şaşırtıcı gelen bir durum olmuştu. Beni muayene eden doktor uzun boylu, gerçek anlamda pala bıyıklı, kafasında kocaman bir kovboy şapkası olan, kulaklarında da küpesi bulunan bir doktordu. Şimdi kimi dostlar ne var bunda diyebilirler. Ancak bahsettiğim tarih 1999 yılı. Yani 28 Şubat 1997 darbe sürecinin devam ettiği günler.

O yıllarda okullarda öğrenciler, kamuda memurlar kılık kıyafet konusunda jakoben ve faşist bir baskı sürecinin altındaydı. Statükonun ve resmi ideolojinin standartlarına uymayanların karşılaştıkları baskıya dair bilinenleri bu yazının konusu etmeyeceğim. Ancak karşımda duran doktor profili o günlerde beni çok şaşırtmıştı.

Aslında şaşırtmamıştı da, olması gerekenin o doktorun giyimine değil, hekimliğine önem verilmesi gerektiğidir diye düşündürtmüştü. Açıkçası bu duruma özenmiştim. Bizde o günlerde kılık kıyafetinden dolayı doktor adayları fakültelerine giremez, insanlar başörtülü oldukları için tıbbi yardım bile alamazken karşılaştığım bu manzaraya özenmeyip de ne yapacaktım.

Aslına bakarsanız kıyameti yaşadığımız o sıkıntılı günlerde kendisi yardım ulaştırmada yetersiz kaldığı halde vatandaşa bir tas sıcak çorba ulaştırmaya çalışan yardım kuruluşlarını siz dindarsınız diye engelleyip yardım etmelerine imkân vermeyen, acılardan bile ideolojik saplantılar üreten acımasız bir Kemalist yapı vardı. O nedenledir ki; bu gün dahi geçmişe dönüp baktığımızda bize acıdan başka bir şey hatırlatmayan çakma laik, gerçekte dikta Kemalist anlayışı hayatımızdan çıkarmak istemişiz çok mu?

Annemin çağrısı

Anneler hep öyledir. Çocukları söz konusu oldu mu gözleri başka bir şeyi görmez. Telefon hatlarının kesik olması nedeni ile bir iki gün sonra ancak görüşebildiğimiz annem hemen memleketime (Anamur) gelmemi istedi. Bense kendisine 250 hanelik bir köyün imamı olarak bu sıkıntılı zamanlarında yanlarında olmam gerektiğini, bana ihtiyaçları olan bu insanları bırakamayacağımı uygun bir dille anlattım.

Tabi bu izahların anne yüreğini ne kadar ikna ettiğini ne bu gün ne de o gün bilme imkânım yok.  Ama bu duruşumu korudum. Aşağı yukarı depremden 11 ay sonrasına kadar köyden ayrılıp izine gitmedim. Açıkçası sıcağı sıcağına görev yerini terk etmek ahlaki olmayacaktı.

Şehri görmek

Köyde yaşadığımız korku ve sıkıntının şehirle mukayese edilebilecek bir boyutta olmadığını işitiyor, şehirde çok fazla can ve mal kaybı olduğunu duyuyorduk. Bununla birlikte Adapazarı merkezde ikamet etmekte olan dost ve arkadaşlarımın durumları hakkında bilgi de alamamıştım.

Bu amaçla şehre indim. Gördüğüm manzara korkunçtu. Yıkılmadık ya da zarar görmedik bina kalmamıştı neredeyse. Şimdi bir Üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan akademisyen dostum Vahap hocanın oturduğu siteye vardığımda binanın birinci katının üzerine çöktüğünü, birinci kattakilerin bir iğne bile alamadıklarını, kendilerinin ise bir şekilde aşağıya inebildiklerini öğrendim. Ben vardığımda birkaç parça eşyayı kurtarabilmek için yıkıldı yıkılacak durumdaki binaya girmişti hoca.

O gece aşağıya ilk indiklerinde tekleri bir birinden farklı ve çöpten aldıkları ayakkabıları giydiklerini anlattığında Allah’ın neyle imtihan edeceğini bizim bilme imkânımız olmadığını bir kez daha görmüştüm.

Aklıma gelen ve olması gerekeni anlatan koca Yunus’un;

Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim

Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni

Mısraları gönlümden dökülüverdi. İzahı mümkün olmayacak derecede yıkıma uğramış bir şehirde, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olmanın çaresizliğini yaşayan bir halk vardı. Devlet elinin uzanamadığı bir şehir. Uzanmak bir yana Ankara’dan İzmit’in girişine kadar bile üç günde ancak gelebilmiş, şehirlerin kıyısına köşesine gelmesi 4-5 günü bulmuş bir devlet.

Yakınlarının çığlıklarını enkaz altında duyarken divane gibi etrafında döndüğü halde, kurtarma ekibinin olmayışı yüzünden göz göre göre can vermelerine şahit olmuş çaresiz bir halk vardı ortada.

Hatta söylenene göre Gölcük kıyılarında bulunan kendi vatandaşlarını kurtarmak üzere başka ülkelerin (İsrail) bile daha erken ulaştığı bir beceriksizlik ile karşı karşıya kalmış bir bir millet vardı ortada.

Hiçbir profesyonel ekipmana sahip olmayan, çadır, yiyecek, ilaç ve benzeri acil yardım malzemelerini depolarında yeteri kadar bulundurmak konusunda olabildiğince hazırlıksız bir yönetimle karşı karşıya idik. Keza var olan az miktar kısmı da kullanılabilirlikten oldukça uzak bir durumdaydı.

Belediyelerin, sivil toplum kuruluşlarının sınırlı imkânları ile kendi yağında kavrulmaya çalışan halkı, devletin şefkatli elinin ulaştığı konusunda ikna etmek hiç mümkün değildi. Doğrusu ben de aynı durumdaydım.

Yönetim beceri ve kabiliyeti böyle günlerde belli olurdu. Bütün mekanizmaları aktif edebilmek, kriz anlarına hazırlıklı olmak, krizi yönetebilmek devlet ve yöneticileri için olağan şeyler olmalı idi. Bununla birlikte o dönemde devleti yönetenlerden derde derman değil üretilmiş mazeretlerden başka şeyler duyulmuyordu çoğu kere.

Devleti Yönetenler Acizse Millet Güçlüdür

Hakikaten de öyledir. Ülkenin dört bir tarafından kolektif ya da bireysel çabalarla harekete geçen hamiyetperver milletimiz yaraların sarılması için eşine az rastlanan kardeşlik örneği sergiledi. Dernekler, vakıflar, köyler kasabalar herkes organize oldu. Kimi yardım ulaştırmanın derdine düştü. Kimi kurtarma ekiplerinde yer almaya çalıştı.

Sahabe örnekliği

Paylaşmadan edemeyeceğim bir örnekliğe ben şahit oldum. Gaziantep’te İmam Hatiplik yapmakta olan kanaat önderi bir hocam bana telefonla ulaştı. Cemaatinden olan bir grup kardeşle beraber topladıkları nakdi yardımları ulaştırmak ve bölgenin sıkıntılarına birebir şahitlik etmek üzere yola çıktıklarını ifade etti. Benden ise ihtiyaç sahibi ailelerin tespiti konusunda yardım istediklerini söyledi. Ben gerekli çalışmayı yaptım. Gerçekten çok fazla ihtiyaç sahibi belirtilen sayıda aileyi tespit ettim.

Gelen hocam ve misafirlerini kendi evimde ağırladım. Sabahleyin de getirdikleri nakdi yardımları ulaştırmak üzere Adapazarı merkeze gittik. Hocam yardımları bizim teslim etmemizi kendilerinin sadece durumu yerinde görmek için geldiklerini söyledi.

Bir adet zarfı aldım elime daha önceden tespit edilmiş evin kapısını çaldım. Eşinin öğretmen olduğunu, ancak enkaz altında kalan evlerinden bir küçük iğne dahi kurtaramadıklarını öğrendiğim evin hanımı kapıyı açtı. Doğrusu niçin geldiğimizi ifade ederken bir yandan da gözüm evin içini kısa ve hızlı bir incelemeye tabi tutuyordu. Görüş açıma giren hiçbir yerde her hangi bir eşyaya rastlayamadım. Eşyasız çıplak bir ev manzarası ile karşı karşıya idim.

Kapıyı açana hanım efendiye elimdeki zarfı uzatırken; “eğer kabul ederseniz bazı ihtiyaçlarınız için buyurun” gibi bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Zarfın içerisindeki miktarı biliyordum. Her bir zarfta 850 DM (Mark) En azından temel bazı ihtiyaçları karşılayabilecek bir miktardı. Kabul edilmesini beklediğim zarfı almak üzere girişimde bulunmayan hanım efendi; kardeşim sağ olun, doğrudur evimiz yıkıldı ve evimizden hiçbir eşyamızı da kurtaramadık. Ancak benim eşim öğretmen, biz eşimin maaşı ile bir şekilde ayaklarımız üzerinde durabiliriz. Siz bu yardımı ihtiyacı olan bir başka kardeşime ulaştırın” dediğinde boğazımın düğümlendiğini, dizlerimin dermanının kesildiğini, yaşların göz pınarlarımdan dışarıya hücum ettiğini anladım. Ayaklarımı sürüye sürüye geriye döndüm.

Gerçekten ihtiyacı olmayan kimilerinin zamanı ve mekânı istismar ederek hak edilmemiş bir şeyler elde etmek için yarıştığı bir dönemdeydik. Hani nerede ise vaazlarda anlatılsa bu kadar etkili olmayacak en yüce ahlakı yani “isarı” yaşayarak görmek ne muhteşemdi.

Sahabe efendilerimizin örnekliğinde görmeye alışkın olduğumuz bu davranışı bu çağa taşıyabilen hanımefendilerin sayısının çoğalmasına ne kadar muhtacız. Ya da şöyle söyleyelim; biz öyle olmak için çaba göstermeliyiz.

Neden?

Doğrusu bu depremi yaşadığım ilk anlarda ben de kendi iç dünyamda suçluluk psikolojisini yaşadığımı söylemeliyim. Suçu toplumsal alanda aramak yerine bir takım kendi yanlışlarımda aramak gibi bir hale düştüğümü, bu halin üzerimde bıraktığı etki ile uzun bir süre devam eden muhasebe ve mücadelelere giriştiğimi itiraf etmeliyim.

Bu olay Allah’ın cezalandırması mı idi. Hangi suç ve günahlar buna sebep oldu gibi değerlendirmelerin yapıla geldiğini basından herkes gibi ben de takip ettim.

Açıkçası 250 hanelik ve takriben 1500-2000 kişinin yaşadığı bir köyün imamı olarak, bu konuda bana özellikle de; askeri üssün depremden etkilenmesine dönük sorulan sorulara, bazı hocalarımızın söylediği iddiası ile aksettirilen keskinlikteki cevapları vermediğimi biliyorum. 

Bununla birlikte; olağan üstü hallerde ortaya çıkabilen Allah’a yaklaşma arzusu, tövbe etme isteği gibi göreceli dindarlaşma ya da içe dönükleşme hissiyatının etkilerini kendi üzerimde de gördüğümü söyleyebilirim. İçeriye giremediğimiz için cami bahçesinde kılmakta olduğumuz vakit namazlarımızdaki göreceli cemaat artışı da bir gözlem imkanı da vermişti.

Şehrin değişen yüzü

Doğrusu daha önce bildiğiniz sokakların enkaza dönmüş halini görmek, enkazlar kaldırıldıkça da patates tarlası haline dönüşmesini izlemek, çok da karşılaşmayı isteyeceğiniz bir tecrübe değildi.

Yağma olaylarına rastlamasak bile; “yarın” endişesi ile stok yapma, ihtiyacı olmadığı halde elde etme eğilimi gösterme gibi bencilce davranışlara rastlamak sıradanlaşmaktaydı.

Ancak, sıradanlaşan ve bizi biz yaptığı için Rab’bimize hamdettiğimiz şeyler de yok değildi. Örneğin; dernek, vakıf, cemaat, vatandaş, köy kasaba velhasıl bütün fertleri ile koca bir memleket Ülkenin dört bir yanından deprem bölgesine yardım olup yağmıştı adeta

Devletin kurtarmada gösteremediği katkıyı vatandaşlar yaraları sarmada çok güzel göstermişti. Ama beklenen o devlet.. gelemedi gitti.

Depremden sonra çekilen bir amatör kamera kaydından depremden bir hafta sonra Sakarya’ya gelebilen dönemin başbakanı ve eşinin valinin lojmanında çekilen görüntüleri dün gibi gözümün önünde.

Başbakan eşi lojmanın önündeki kamelyaya geçiyor, vali beyin eşi de onun oturduğu yerdeki masanın üzerine örtü bulup getirme derdinde. Getiriyor da. Başbakan eşi de bu durumda bir gariplik görmüyor.

Eee ne var bunda diyenler için hatırlatayım; o lojmanın karşısında belki 20 30 metre karşısındaki şehir stadında insanlar yaralılarının altına üstüne serecek bir şeyler bulamıyorlardı da. Bakış açısı işte….

Kızılay mı?

Açmayalım o bahsi isterseniz. Ama şu kadarını söyleyelim o günün 78 yaşındaki Kızılay başkanı Ankara’da otel lobilerinde düzenlediği balolarla anılıp, deprem bölgesinde ne arama, kurtarma, ne de yardım organizesinde yok hükmündeydi maalesef.

Bu günkü Kızılay ise nerede ise bir gariban öksürse sırtına battaniye ulaştırabilecek hıza ve yeterliliğe ulaştı. Memlekette meydana gelen deprem, sel, ani göç vs gibi olağan üstü hallerde hiç tereddütsüz en hızlı şekilde hareket edebilir hale geldi.

Ayrıca; dünyanın neresinde bir felaket meydana gelse en önce ulaşan ekip olmasını tesadüfle açıklamak mümkün olmasa gerek.

Devletteki değişim

Van depremi, Suriye göç dalgası, Endonezya depremi vs. bu kriz anlarının hepsinde en aktif ülke olmayı başarmak da vatandaştan deprem yardımı için toplanan paraları memurlara maaş olarak dağıtan aciz bırakılmış devletten, dünyanın en fazla insani yardım yapan devleti haline gelmek de her halde tesadüf olmasa gerek…

Hayat devam eder

 Evet, hayat bizim için de herkes için de devam etti. Artçı sarsıntılarla geçen günler 1 Kasımda Semiha Dilara kızımın, odadan bozma bir ameliyathanede dünyaya gelmesi, geceyi de hastane bahçesinde kurulan çamur içindeki çadırda geçirmesi ile 4 kişilik bir aile olmamızla devam etti.

Kucağımızdaki bebekle soğuk akşamlarda artçılardan sonra dışarıya kaçıp kaç akşamı sokaklarda dolaşarak geçirdiğimizi hatırlamıyorum.

Hayat böyle bir şey

Bazen acı bazen tatlı. Takdir ve tedbir çizgisindeki denge iyi sağlanamadığında, felaketlerden ders almak da mümkün olamıyor. Ondan sonra açıkladığınız ölü sayısına bile inanacak vatandaş bulamıyorsunuz.

Sahi Marmara bölgesindeki koca koca şehirleri yerle bir eden depremden sonra alınması gereken tedbirler gerçekten alınmış mıdır. Yoksa yine tedbirsizliğimizi “takdir-i ilahi” diyerek yine başka yerlere mi fatura etmeye çalışacağız.

Son not niyetine: uzun yıllardır yazmaya cesaret edemediğim konuyu kaleme alabilmiş olmanın bahtiyarlığını yaşıyorum. varsa eksikleri bana aittir.

Allah korusun. Ama ümit var olmak zor.

Acılardan kaçanlardan değil ders alanlardan olalım diye dua ile…

Vesselam..!  

Osman HAZIR

MERSİN

Güncelleme Tarihi: 17 Ağustos 2020, 17:22
YORUM EKLE
YORUMLAR
Adem Çiftçi
Adem Çiftçi - 3 ay Önce

Hocam güzel ifâde etmişsiniz. Üstelik hikâye değil yaşanmışlık.İnanarak ve yaşayarak okudum. Hepimiz için milletimiz için hep ileri gidelim.Rabbim bizi o günlere döndürmesin ferd olarak millet ve devlet olarak vesselâmü Aleyküm menittebe'al hüdâ

Osman Hazır
Osman Hazır @Adem Çiftçi - 2 ay Önce

Yorum ve değerlendirmeleriniz için Teşekkür ederim

Mert acar
Mert acar - 3 ay Önce

Helal olsun hocam çok güzel bir şekilde hocaların sorunları nı dile getirmişsiniz.

SIRADAKİ HABER